Fon krizine giden yolun taşları nasıl döşendi? | Doç. Ümit Akçay ile söyleşi

15.10.2026 medyascope.tv

15 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Evet, gündemde Halk TV var. Ekrem İmamoğlu'nun savunması var ama fon krizini unutmamak lazım. Siyasi iktidarı çok ciddi bir şekilde zorlayan bu krizin nasıl gelişeceğini merakla bekliyoruz. Ama bugün gelecekte neler olabileceğinden ziyade bu noktaya nasıl gelindiğini bir konuşmak istiyoruz. Bunun için Almanya'da Berlin'de Ekonomi ve Hukuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Ümit Akçay'la birlikteyiz. Ümit, merhaba.
Ümit Akçay: Merhaba.

Ruşen Çakır: Şimdi biliyorsun fon krizi patlak verdiği zaman herkes Gabriel Garcia Marquez'in ‘‘Kırmızı Pazartesi’’ eserine gönderme yaptı ve yaklaşık 10 ay önce bu konuda çok ciddi uyarıların yapıldığını ama buna rağmen bunun gerçekleştiğini söyledi, ki doğru olduğu anlaşılıyor. Ama o 10 ayın öncesinde de bir şeyler olmuş olması lazım diye düşünüyorum. Yani bu, 10 ay önce işler bozuldu diye açıklanabilecek bir olay değil sanki. Bu, AKP'nin ekonomi politikalarıyla ve ekonomi yöneticileriyle alakalı bir şeydir diye ben kendi ekonomi konusundaki cehaletimle bu akıl yürütmeyi yapabiliyorum. Sana sormak istiyorum. Bunun gerçek miladı nedir?
Ümit Akçay: Birkaç düzeyde ele alınabilir bu konu. İlk olarak biraz daha genel çerçeveden bakarsak ‘‘finansallaşma’’ diye tabir ettiğimiz ya da ‘‘finansal serbestleştirme’’ olarak adlandırılan uygulamaların tarihi esasında daha da geriye gidiyor. AKP öncesine de gidiyor. Birkaç örnek vereyim Türkiye tarihinden kısaca. 24 Ocak 1980 kararlarını hatırlarsınız; ekonomide serbestleştirme dönemiydi ve Türkiye ekonomisinin bir yapısal değişim dönemine başladığı dönemdi ve işte 12 Eylül askeri müdahalesiyle birlikte gelişmişti o dönem. O ekonomi programının temel özelliklerinden biri faiz oranları üzerindeki kontrolün kaldırılması, yani bir çeşit finansal serbestleştirmeydi. Hemen ardından 82'de biz banker krizini gördük. Dolayısıyla burada bir mekanizma olarak finansal serbestleştirmenin yeteri kadar düzenleme ile eşlik etmediğinde açık yolları kullanan aktörlerin neden olduğu krizleri gördük. İkinci aşama bu yakın Türkiye tarihinden diyelim, 89 sonrasında gerçekleşti. Çünkü 89'da da meşhur 32 sayılı kararla Türkiye'de sermaye hareketleri serbestleşti. Döviz tutmak ve döviz işlemleri yapmak serbestleşti. Bundan sonra da biz şeyi gördük: 94 krizi ve ama daha büyük ve günümüze de etkisi olan 2001 krizi. Orada da bankacılık işlemleri yeteri kadar denetlenmediği için, örneğin BDDK diye bir kurum olmadığı durumda bu sermaye hareketleri serbestleşmesiyle bir bankacılık krizi gerçekleşti. Şimdi bunun üçüncü aşaması diyelim, AKP'li yıllara geliyoruz artık. Burada 2001 krizi sonrasında bu IMF programıyla beraber, bağımsız düzenleyici kurumların oluşmasıyla beraber bu alanlar, yani işte bankacılık alanı, finans alanı düzenlenmeye başlandı. Yani düzenleyici kurumlar, bağımsız düzenleyici kurumlar buraya girmeye başladı ve hatta bu 2018'e kadar geldi. Yani biz başkanlık sistemini veri alalım orada, dönüşüm anlamında. Bu bağımsız düzenleyici kurumların bağımsızlık özellikleri büyük ölçüde başkanlık sisteminden sonra, cumhurbaşkanlığı hükümeti sisteminden sonra gerilemiş oldu ve o andan sonra biz ilginç birtakım gelişmelerin üst üste bindiğini görüyoruz. Yani şöyle; hatırlarsak bu pandemi döneminde özellikle borsaya büyük bir rağbet oldu Türkiye'de. Yani Türkiye'deki borsa katılımcılarının sayısı 2019'da 1.2 milyondu, 2023'e geldiğimizde 8 milyonu aşmıştı bu sayı. Büyük bir buraya rağbet olmaya başladı. Yani ‘‘finansal içerilme’’ olarak da adlandırılıyor bu süreç. Piyasalarla ilişkisi sınırlı olan insanlar giderek yatırım fonlarına, işte borsa kâğıtlarına yönelmeye başladı. Hatta yakınlarda Müge Neda Altınoklu arkadaşın, meslektaşımızın çıkardığı bir kitap var, ‘‘B Planı’’ diye. Orada hatta "mecbur yatırımcı" diye bahsediyor bu kesimlerden. Çünkü bunun da nedeni diğer getiri kaynaklarından paralarını tuttukları zaman reel kayıp yaşamaları. Yani bu dönemde biz pandemi sonrasında, hemen onu takip eden dönemde biliyoruz, bu Nebati dönemi politikaları vardı, düşük faiz dönemi. Orada da borsa gene ciddi getiri vermeye başladı mevduata yatırma karşısında. Dolayısıyla bu finans alanı gündelik hayatın bir parçası haline gelmeye başladı daha fazla. Bir de buna şunu ekleyeyim: 2018 kriz döneminde — hatırlarsınız, bu Rahip Brunson krizi olarak da adlandırıldı — Türkiye'den hızlı ve kısa sürede büyük miktarlarda döviz çıkışı oldu ve Trump'ın birkaç tweeti nedeniyle Türkiye'de borsa büyük kayıplar yaşadı. Şimdi o dönemde ekonomi yönetimi anladığım kadarıyla, hani bunu şu andan geriye bakarak düşünüyoruz ama ekonomi yönetimi anladığım kadarıyla bu alanlarda da, yani aracı fonlar, aracı kurumlar alanlarında da uluslararası yatırımcıların at koşturmasını engellemek üzere, tırnak içinde, yerli milli kurumların önünü açtı ve bunları desteklemeye başladı. Şimdi dolayısıyla eklersek onları bu sonuncu halkaya, şu andaki yaşadığımız döneme gelirsek, bu pandemiden başlatabiliriz bence. Bu borsaya hücum dönemi, sonrasındaki bu 2021-2023 Nebati dönemi politikaları ve son dönemde de devletin burayı, sermaye piyasalarını geliştirmek üzere uyguladığı teşvikler, işte halka arzlar, yeni şirketlerin borsaya açılmalarını, küçük yatırımcıların finansal piyasalara katılımlarını teşvik eden önlemler... Yani kriz öncesinde sizin söylediğiniz 2025'te Mehmet Şimşek'in "Bu işler kötüye gitmeye başlıyor" tespiti öncesinde zaten böyle bir birikim yaşanmıştı ve havuz kapakları dolmuştu.

Ruşen Çakır: Şunu özel olarak sorabilir miyim? Tabii hafıza, insanlar unutuyorlar ama AK Parti yönetiminin özellikle başkanlık sisteminden sonra ekonomi kurmayları sıklıkla değişti ve birbirine zıt isimler peş peşe geldiler diye biliyorum. Hatta Ortodoks politikalar, yok başka politikalar... Mesela bir Nebati dönemi vardı, onun öncesi vardı, sonrası Mehmet Şimşek var. Bu yönetim, bu anlattığın geçmişine baktığımızda hangi yönetimler bu olayın yaşanmasına daha fazla zemin yaratmış olabilir? Böyle bir şey söyleyebilir miyiz yoksa bir bütün olarak mı?
Ümit Akçay: Bence bütün olarak bakmak daha faydalı. Şöyle görebiliriz AKP yönetimleri açısından; şimdi her bir gelen yönetim bir öncekinin yarattığı krizi yürütmekle, çözmekle yükümlü hale gelmiş durumda. Nebati dönemiyle bağlantısı şöyle kurulabilir: Şimdi o dönemde hatırlarsanız 2021'den itibaren faizler hızla düşürüldü, insanlar bir anda yükselen enflasyon ortamıyla karşılaştı ve bir dövize hücum dönemi yaşandı. 2021 Aralık ayında bu Kur Korumalı Mevduat, KKM olarak söylenen mekanizmayla bu yerlilerin, yani yerel yatırımcıların dövize olan talebini önlemeye çalıştı hükümet ve kısmen de başarılı oldu. Hatta yani 2023 seçimlerine kadar bir ekonomik kriz çıkmadan süreci götürebildiler bu sayede. Şimdi bu ama yarattığı bir ödemeler dengesi sorunuyla, biriktirdiği risklerle bir sorunlar yumağı olarak Mehmet Şimşek'in yönetime gelmesine neden oldu ve Ortodoksa dönüş, rasyonel politikalara dönüş olarak Mehmet Şimşek geldi. Şimdi ancak Mehmet Şimşek yönetiminin de uyguladığı politikalar aynı sorunu çözmekle yükümlüydü. Yani Türkiye'nin döviz ihtiyacı var. Bu döviz ihtiyacını karşılamak için özellikle Türkiye'deki yerleşiklerin dövize talebini kısmak gerekiyor. Aksi takdirde döviz fiyatı artıyor. Döviz artınca ithalat daha pahalı hale geliyor ve enflasyon kontrol altına alınamıyor. Şimdi Mehmet Şimşek bunu nasıl yapmaya çalıştı ve onun yeni ekonomi ekibi diyelim, faizleri yükselterek yapmaya çalıştı. Faizleri yükseltmesine rağmen hâlâ KKM'den çıkan paranın dövize gitmesini engellemek için bu finansal piyasalar teşvik edildi. Yani bu son dönemdeki bağlantı nedir diye düşünürsek, Şimşek yönetiminin hiçbir sorumluluğu yok diyemeyiz; bence var. Çünkü bu makroekonomik politika, uyguladıkları politika KKM'den çıkış sürecinde mevduat ve öncelikle para piyasası fonlarına ve tasarrufları TL'de tutmak üzere yönlendirdiler yatırımcıları. Ha, bu yönlendirme bu tip bir finansal vurguna neden olmak zorunda değil. Öyle bir bağlantı kuramayız ama işin arka planında makroekonomik politikanın etkisini de görmeliyiz bence.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Burada bunu siyasi bir sorun yapan en önemli mesele, burada bir kayırmacılığın olma ihtimali, ki ihtimal ötesinde olduğunu anlıyoruz. Şimdi bir kendi halinde borsada oynayan diyelim yerli ve yabancı yatırımcı olabilir; hakikaten birtakım yerlerde bir şey sezip orada para kazanmıştır, şudur, budur. Ama burada anlaşıldığı kadarıyla, işte 80 kişi, 210 kişi değişik rakamlar telaffuz ediliyor, belli ki birileri buraya yatırım yapmaları için tüyo almışlar ve çıkmaları için de tüyo almışlar gibi özetleyebileceğimiz bir şey var. Bu mekanizma nasıl olabiliyor? Yani normal şartlarda bunların bir regülasyonu olması gerekmiyor mu? Yani herkesin bu olayda eşit bir şekilde borsaya girmesi, kâr ya da zarar etmesi gerekirken birileri, haberdar olmayan birileri zarar ederken haberdar olan birileri kâr ediyor. Buranın püf noktası nedir? Kim bunu yapabiliyor? Yani şirket yöneticilerinden ibaret bir şey mi yoksa daha geniş bir mekanizma olduğunu varsayabilir miyiz?
Ümit Akçay: Bu konu, şimdi biz konunun sıcaklığıyla Türkiye'deki aktörler düzeyinde tartışıyoruz ama daha genel düzeyde baktığımızda bu siyasal iktisat literatüründe tartışılan bir konu. İngilizcesi "regulatory capture" dedikleri ya da işte bu düzenleyici kurumların bir şekilde çerçevelenmesi, ele geçirilmesi gibi de düşünülebilir. Bu kavram şunu ifade ediyor: Kamu yararını korumakla görevli kurumların bizzat kendisinin ya da denetleyici mekanizmaların denetlemekle yükümlü oldukları endüstrileri, şirketleri ya da baskı gruplarının etkisi altına girmesi. İşte burada bir çıkar bütünleşmesinden söz ediliyor. Yani örneğin 2008 Amerika Birleşik Devletleri'ndeki küresel finansal kriz buna bir örnek olarak veriliyor. Çünkü orada da bu "subprime" dedikleri, yani uzun vadeli konut kredisinde esasında yeterli kriterleri taşımayan kredilerin verilmesi ve buna bağlı türev ürünlerin piyasaya çıkarılması ve düzenleyici kurumların bunu göz ardı etmesi. Şimdi bu neden oluyor? Bir, doğrudan siyasi bağlantılar nedeniyle olabilir. İki, bu "revolving door" deniyor, yani dönen kapılar; bir düzenleyici kurumun yöneticisinin bir sonraki dönem firmada yönetici haline gelmesi, firmada yönetim kurulundakinin bir sonraki dönem düzenleyici kurumunda yönetici haline gelmesi... Yani bu iki kesimin iç içe girmesi gibi bir nedenle olabilir. Ama biz daha somut olarak şeye baktığımızda, bu 2025'te tespit edilen olaya baktığımızda sizin sorunuzun önemi oradan çıkıyor. Yani ne oldu da Aralık 2025'te Mehmet Şimşek ve Finansal İstikrar Komitesi bu konuyu görüştü ama 9 ay boyunca bu konuda bir sonuç alınamadı ve ancak Ağustos'ta Sermaye Piyasaları Kurulu bir düzenleme yaparak bu işi patlattı diyelim, deyim yerindeyse? O ‘‘ne oldu?’’ kısmını bilmiyoruz. Yani anladığımız, şimdi ben de geriye dönüp SPK kararlarını okuduğumda, burada bir sorun olduğu tespiti var. Buna yönelik bazı düzenleme girişimleri var. Bunun uluslararası basında haber haline gelmesi var. Sonra bu Yükselen Piyasalar Endeksi MSCI'ın Türkiye'yi uyarması var ve en son Ağustos'ta da SPK'nın çıkardığı yeni düzenleme var. Yani 9 ayda bunlar adım adım gerçekleşmiş. Orada tabii işin ilginç yanı ya da daha kriminal tarafı diyelim, Meclis’te dün ve bugün yapılan Plan Bütçe Komisyonu’nda yapılan görüşmelerde ortaya çıkıyor. Örneğin bu batan fonlardan birinin işlem görmesinin izinsiz olarak, neredeyse bir ay boyunca izinsiz olarak işlem görmeye başladığının ortaya çıktığını görüyoruz. Şimdi bu tip usulsüzlük kısmı, o kurumda bu fona işlem yapma izni veren kimse onu bulmak gerekiyor. Yani orada gayet kriminal bir soruşturma konusu. Ha, oradaki kişi kendi başına yapabilir mi bunu? Yoksa işte bu kesimler siyaseten de korunuyor mu, bu fon sahipleri siyaseten de korunuyor mu kısmı, dediğim gibi onu birebir söylemek pek mümkün değil ama az önce dediğim gibi 2018'den sonra bu yabancı kurumların, tırnak içinde, at koşturmasını engellemek için ya da Türkiye'de önemli siyasi gelişmeler sırasında borsaların düşmesini sınırlamak için, bunu da resmî kanallarla değil, piyasa oyuncularını teşvik etmek yoluyla yapmak için belki bu kurumlar desteklenmiş olabilir. Ama dediğim gibi bu gayet bulunabilecek, daha böyle işin kriminal tarafına giriyor. Ama önemli olan burayı açmamak, yani bu düzenleme boşluğunu yaratmamak. O yaratıldığı anda siyasi bağlantıları olmasa da bu alan bazıları tarafından, bazı çıkar grupları ya da çıkarcı ekipler tarafından kullanılmış. Hep tarih boyunca böyle gelişmiş zaten.

Ruşen Çakır: Şimdi bu olayın muhtemel sonuçlarını konuşurken bir şu hususu özellikle sormak istiyorum. 450.000 kişiden bahsediliyor sıradan yatırımcı olarak. Bir de birkaç yüz kişi, belki 200 belki 300 kişi de vurguncu gibi gösteriliyor. Kabaca böyle özetleyelim. Ve devlet de diyor ki, "Kamu kaynaklarından hiçbir şey yapılmayacak." diyor. O ayrı, yapar yapmaz bilmiyoruz ama yapılmayacağını söyledi. O zaman ortada şöyle bir soru var: Birileri devlete güvenerek borsaya girmiyor mu sonuçta? Yani borsaya girdiğin zaman orası bir jungle ve "Ölürsün kalırsın ben bununla ilgilenmiyorum" diyebilecek bir hali mi var? Yani, ‘‘Bu sizin aranızdaki mesele.’’ İade edilen paraları o 450.000 kişiye bir şekilde dağıtacağız ama karşılayamayacağı da açık. Öyle görüyorum anladığım kadarıyla. Bazıları iade etmeyecek mesela. Şimdi burada devletin o küçük diye varsaydığımız yatırımcıya karşı bir yükümlülüğü sahiden yok mu? Yani "Bu beni ilgilendirmiyor, ancak bu kadarını kurtardım" dediği zaman bu iş kapanacak mı? Bunu tam anlayamadım hakikaten. Dünyada örnekleri herhalde vardır bunun. Yani sonuçta devletin regüle ettiği bir alanda yaşanan birtakım vurgunlardan devletin hiçbir sorumluluğu yok. Yani kabaca "Paranı kim çarptıysa git ondan al" gibi bir olaya dönecek iş. Anlatabildim mi?
Ümit Akçay: Açıkçası hukuki olarak bilebildiğim kadarıyla devletin böyle bir sorumluluğu yok. Yani mesela mevduatta bir mevduat garantisi var. Türkiye'de paranızı bankaya yatırdığınız zaman belli bir miktara kadar bankaya ne olursa olsun o parayı devlet size ödemekle yükümlü. Böyle bir hukuki garanti var. Ancak borsa kağıtlarında böyle bir şey yok ya da fonlarda böyle bir durum yok. Zaten o nedenle devlet dahil olmadan bu iş çözülmeye çalışılıyor deniyor. Yani orada daha başka bir mekanizma, şu andaki siyasal iktidarın adalet düşüncesi neyse ona göre şekillenen bir mekanizma var ya da siyasi öncelikleri neyse diyelim. Orada da ne yaptılar? İşte bunun geniş kesimlerini, yani 1 milyon sınırı koydular; 1 milyonun altında olan ödemelerin ve anladığım kadarıyla büyük bir miktar bu 450.000 kişinin büyük bir miktarını kapsıyor, 300-350.000 civarı galiba. Zaten bu rakamları da bilmiyoruz bu arada. Yani bunlar hep duyumlar düzeyinde gerçekleşiyor. Şeffaf işletilen bir süreç de yok. Ama anlaşılan bu 1 milyon ve altı olan kesimin zararını karşılamak ve bunu da dediğiniz gibi diğerlerinden tekrardan geri alarak karşılamaya çalışmak gibi bir mekanizma var. Yani bu olan kesimle, yani bu işten fiziki olarak ya da fiili olarak zarar gören kesimle kapatmayı ve sınırlamayı şu anda önüne koyuyor anladığım kadarıyla. Bunun diğer işte bankacılık kesimine, ekonominin diğer alanlarına etki etmemesi ekonomi yönetiminin birinci önceliği. Öyle görünüyor.

Ruşen Çakır: Burada peki şöyle bir husus yok mu? Olayın siyasi boyutu da çıkacak. Çünkü 450.000 kişi bayağı bir sayıda insan demek aileleriyle beraber. Yani 2 ile çarpsak 1 milyona yakın oy demek ve ‘‘bunların hepsi zaten iktidara oy vermiyordu’’ vesaire denecek bir hali yok. Herkes, her türlü insan olabilir. Burada bu şeylerin potansiyel olarak yeni bir gayrimemnun kitle yaratma ihtimali var, bu bir. Ama bir de onun da ötesinde bunun muhtemel siyasi sonucu olarak burada büyük bir, en basit tabiriyle, beceriksizlik olayı yaşandı. Bu da iktidarın ekonomi yönetimine yönelik zaten var olan eleştirileri falan da herhalde bayağı bir yükseltecek. Yani burada kamuoyunun, AK Parti seçmeninin bile "Bunun iktidarla alakası yok kardeşim" demediği bir durum var. Yani bunun siyasi sonuçlarının teorik olarak olması kuvvetle muhtemel. Öyle değil mi?
Ümit Akçay: Ya şöyle; şimdi buradaki ekonomik sonucundan ziyade siyasi sonuç daha önemli bence de. Çünkü ekonomik meseleyi bir şekilde sınırlayıp halledebilirler gibi görünüyor. Çünkü orada, yani ekonomik tarafta bu iş bankacılık kesimine yansımadığı sürece ya da bu ödemeler sistemine yansımadığı sürece, bu konudan somut olarak etkilenen kesimlerle sınırlı kaldığı sürece ekonomik etkisi sınırlı diyebiliriz. Hatta şunu söyleyeyim, yani bu amaçlanmamış bir sonucu olarak diyeyim bu sürecin: Şimdi bir süredir Merkez Bankası faiz indirimi gündemi var, indiremiyor; özellikle savaşın etkisi nedeniyle enflasyonun yüksek kalmasıyla faizleri indiremiyor ve buradan işte KOBİ'ler olsun, sanayici kesimi olsun büyük şikayetler gelmeye başladı. Şimdi bu fon krizi nedeniyle bir talep durulması, yavaşlaması daha da keskin bir şekilde görüleceği için faiz indirimi için daha uygun bir ortam bile oluşabilir. Yani önümüzdeki hafta biz Merkez Bankası'nın faiz indirdiğini göreceğiz muhtemelen. Dolayısıyla amaçlanmamış yan etkileri sadece negatif değil, iktidarın işine yarayan şeyler de çıkar oradan. Ama bu dediğim gibi ekonomik tarafı, yani ekonomik tarafını yönetilebilir görüyorum ben hâlâ. Siyasi tarafı daha önemli. Onun da yani muazzam zenginleşen bir kitlenin bu kadar simgesel bir şekilde, insanların gözüne batacak şekilde ortaya çıkması ve bunun tanıdıkları, bildikleri kendi mahallesinden kişilerin de olması büyük bir hoşnutsuzluk yarattı muhtemelen. Yani temelde bu konunun çok konuşulmasının nedeni elbette zarar gören kişilerin sayısıyla ilgili olabilir ama o mahallede, karşı mahallede daha fazla konuşuluyor olmasının nedeni belki kendi aralarında çok göze batan kişilerin ortaya çıkması. Ancak seçime kadar bu tartışma ne kadar gündemde olur kısmı yani ayrı bir tartışma. Çünkü henüz herhalde bir iki yıl var seçime. 2027'de olacağını sanmıyorum. 28'e kadar bu gündem ne kadar canlı kalabilir, ondan da şüpheliyim açıkçası.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir husus var: Başından beri dikkat ediyorum, iktidarın ve Erdoğan'ın bu olaya tepki veriş şekli daha önce yaşadığı krizlerden nispeten farklı gibi ve bu da bana çok ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini düşündürüyor. Bir de orada tabii çok sembol bir şey var; Fatma Betül Sayan Kaya hem eski bakan hem de partinin genel başkan yardımcısı. Yani geçmişte kalmış bir isim değil, yakın zamana kadar bakanlık yapmış ve çok da büyük bir meblağ karı koca olarak çıktı. Böyle bir şey var. Burada tabii akla şu geliyor: Bu olay muhalefetin önünde çok ciddi bir imkan penceresi açıyor değil mi? Mesela Fatma Betül Sayan Kaya’yı YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre açıkladığında bayağı etkili oldu ve orada bir şey kazandılar. Ama sonra sanki bu olayı isim açıklamaya sıkıştırıp bir şekilde, nasıl söyleyeyim, buradan istifade edemiyorlar gibi görüyorum. Ben bunu söyleyince de bana birtakım muhalif izleyiciler falan kızıyor ama bilmiyorum sen ne düşünüyorsun? Yani muhalefetin son dönemdeki fon krizi değerlendirmeleri, hatta bir de çok vahim hatalar da yaptılar işte isim benzerliği falan gibi... Neyi yanlış yapıyor ya da doğru yapıyorsa neyi doğru yapıyor, onu sorayım?
Ümit Akçay: Ya şöyle; katılıyorum büyük ölçüde sizin söylediğinize ve şöyle diyebilirim: Yani bu kişilere odaklanan ifşa siyasetinin çok bir yere varacağını sanmıyorum. Bunu bizim geçmiş dönemlerde iktidarın karşılaştığı krizlerde de gördük. Yani şimdi bu iş böyle bir şahıslara indirgenince, kimsenin ulaşamayacağı böyle birtakım gizli bilgilerin ifşa edilmesinin haline dönünce geniş toplum kesimleri açısından bu seyirlik bir tiyatroya dönüyor. "Vay bu da para götürmüş, bak gördün mü bu kadar da para götürmüş!" dediğin zaman insanlara, bunun bir yere bağlanması lazım. Yani şöyle bir şey olabilir mi? Yani AKP'nin iktidar kulislerinden aktarılan bilgilerin, bilgilere dayanan bir siyasi strateji büyük riskler içeriyor. Ki Ümit Özlale’nin karşılaştığı büyük sorun bununla, yani bu nedenle ortaya çıktı. Yani oraya dayanarak bir şey yapamazsınız, muhalefet stratejisini kuramazsınız. Bu mekanizmanın kendisini deşifre etmek gerekiyor kişilerle uğraşmaktan ziyade. Kişiler de önemlidir elbette, simge kişiler önemlidir ama mekanizmanın kendisini ifade etmek gerekiyor ve belki de yani siz bu işten nasıl çıkacaksınız, bunun olmaması için ne yapmamız gerekiyor, bunu topluma anlatmak gerekiyor. Buralardan değil de AKP kulislerinden sızan bilgilerle hareket edilmesi temel yanlış şu ana kadar. Umarım bundan sonrası biraz daha toparlanır.

Ruşen Çakır: Burada son olarak şununla bitirelim: Son dönemde medyaya yönelik baskılar, sadece medyaya da değil aslında, sosyal medyada gazeteci olmayan çok sayıda ekonomi yorumcusunun da hesapları engelleniyor vesaire ve burada temel motivasyonun bu fon krizi olduğu görülüyor. Çok, nasıl denir, ana akım isimlere de şey oldu. Yani eskiden daha böyle sert muhalif, radikal eleştirilere falan yapılırdı, Kürtlere, şunlara bunlara; o zaman insanlar ‘‘Zaten olur böyle vakalar’’ yapıyordu. Ama şimdi böyle ana akım bilinen mecralara ve kişilere saldırılıyor iktidar eliyle, öyle diyelim. Halk TV olayının da bence kesin bir fon krizi ayağı da vardır. Burada neyi engellemek istiyor olabilir iktidar? Yani neyin konuşulmasını engellemek istiyor olabilir?
Ümit Akçay: Bence bu işi biraz zamana yaymaya çalışıyorlar. Sizin demin söylediğinize ben de katılıyorum. Burada yani büyük bir rahatsızlık yarattığı, Cumhurbaşkanı düzeyinde de büyük bir rahatsızlık yarattığı, bu geçen haftalarda yaptığı konuşmadan gördük zaten. Yani benim anladığım bir düzeyde bu işe karışanların kestirip atılması, sistemden çıkarılması, yani AKP'den çıkarılması, tasfiyesi söz konusu. Ama bunu her zamanki gibi muhalefet istediği için ya da o anda değil, zamanla, işler soğuduktan sonra belki de bir vitrin değişikliği sırasında bunun yapılması bekleniyor olabilir. O sırada da üzerlerinde bu baskının oluşmasını engellemek için bunu konuşan kesimleri susturmaya çalışıyor olabilirler ve açıkçası öyle görüyorum. Yani yoksa bu son dönemdeki baskı mekanizmasının, belki sadece fon kriziyle de ilgili değildir ama fonla ilgili olanının bu detayların ortaya çıkmasını engellemek olduğu aşikar. Öyle görünüyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ümit. Bütün geçmişten bugüne geldik ve ileriye de biraz baktık. Fon krizini değerlendirdik. Çok sağ ol.
Ümit Akçay: İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Evet, fon krizinin geçmişini, İngilizce tabiriyle background’unu bize Berlin Ekonomi ve Hukuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Ümit Akçay anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
23.10.2026 Aykut Erdoğdu ile söyleşi: “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü”
23.10.2026 Sahi Fatma Betül Sayan Kaya'ya ne oldu?
22.10.2026 Azerbaycan, Türkiye ile başörtüsü krizini niçin tırmandırıyor?
21.10.2026 Kandil'in gözü İmralı'da, İmralı'nın gözü Ankara’da
20.10.2026 Prof. Ahmet İnsel ile söyleşi: Fransa'da sokak hareketleri nasıl başladı, nasıl devam ediyor?
20.10.2026 İslamcı entelektüelin bir kayyum olarak portresi
19.10.2026 Hüseyin Kocabıyık ile söyleşi: İmamoğlu'nun savunmasının gösterdikleri
19.10.2026 Ekrem İmamoğlu'nun sesi duyuluyor mu?
18.10.2026 İmamoğlu'nun savunmasının ardından: "Beni teslim alamayacaksınız!”
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı